Müzede Bir Hikayenin İçine Girmek

Gerçek olmadığını bile bile neden bir filmin senaryosuna kapılırız? Bir romanın karakterleriyle heyecanlanmak, aşık olmak, öfkelenmek, ağlamak nasıl mümkün olabilir?  

Bu soruya yanıtı, Sosyal Psikolog Profesör Dr Jonathan Haidt verir: “Beyin bir mantık işlemcisi değil, bir hikaye işlemcisidir.” Beynimizin en önemli işi, topladığı verileri kendine göre anlamlı ve kendi benlik algılamamıza uyan hikayelere dönüştürmektir. Bir hikaye içindeki tüm verileri alan beynimiz, bir model inşa eder, bizim zihnimiz karakterlerin zihinlerini modellemeye başlar. Bunu bilinçli bir tercih olarak yapmayız; modelleme, sosyal beynimizin zihin tasarımı işlevi ile kendiliğinden oluşur. Çünkü ister gerçek bir kişi olarak karşımızda dursun, isterse hayali bir karakter olarak hikaye içinde karşılaşalım, beynimiz bu kişinin az sonra ne yapacağını bilmek ister. Etkileyici hikayelerde hayali karakterin zihni ile bizim zihnimiz rezone olarak bağlantıya geçer. Bu bağlantı bizim zihnimizi düzenler ve hatta değiştirir. Müzelerde hikayeleştirme, bir sergilemenin etkisinin sosyal beyin üzerinde yaratabileceği değişimler açısından çok önemlidir. 

Serginin hikayeleştirilmesi nedeniyle, müze ziyareti müzeye gelmeden önce başlar. Hikayeyi merak eder, peşinden sürüklenir ve parçası olmak isteriz. Ancak parçası olduğumuz hikayeyi deneyimleyebiliriz. Çünkü deneyim aktif katılımı gerektirir. Deneyimlediğimiz hikayeyi başkalarına anlatmak için duyduğumuz heyecan nedeniyle, hikayeler dilden dile dolaşır. 

Hikayeleştirmemiz ne kadar güçlü ise müze deneyimi yaşayan kişilerin zihinlerinde o kadar güçlü ve kalıcı modellemeler yaratabiliriz. Peki müze eğitimlerini müze pedagojisi çerçevesinde nasıl hikayeleştirebiliriz? İşte size bunun 7 yolu…

  1. Anlatma yaşat!

Sergideki eserlere dair bilgi vermenin ötesine geçip yaratmak istediğimiz hisleri yaşatacak bir anlatım dili geliştirmeliyiz. Narnia Günlükleri yazarı C. S. Lewis “Bize bir şeyin dehşet verici olduğunu söylemek yerine, bu şeyi bizi dehşete düşürecek şekilde tarif et. Bir şeyin çok güzel olduğunu söyleme, onu tarif ettiğin satırları okurken çok güzel olduğunu söylememizi sağla.” derken tam da bunu kasteder. Heyecan verici ayrıntıları öyle canlı betimlemelerle imajine ettirebiliriz ki heyecanı tüm bedenleriyle hissederler. Çünkü beynimiz için gerçekten deneyimlemek ile tüm duyularla hayal ederek deneyimlemek arasında bir fark yoktur. 

  1. Duyuları harekete geçir.

Bir hikayeleştirme, beş duyu ile desteklendiğinde nöral ağlar daha kolay ateşlenir. Kütlesi, hacmi olan bir eseri, beynimiz için duyusal verilere dönüştürebiliriz. Eseri bir koku ile eşleştirmek “üzerine yağmur yağdıktan sonra biçilmiş taze çimen kokusu”, buna bir ses eklemek “yağmurun çimene düştüğü an çıkardığı pıt sesi” onu tatlandırmak, “yağmur damlasını çimene düşmeden önce yakaladığımızda dilimizdeki ferahlatan tadı” dokunuşa dair bir his yaratmak “çimenin yeni kesilen ucunu iki parmağımız arasında gezdirdiğimizde yeşil pigmentin suyla karıştığı hissi” gibi canlandırmalar yapmak bu deneyimi gerçeğe dönüştürmeye yetecektir. 

  1. Duyguları fark ettir!

Duyusal girdiler duygulara dönüşür. Müze ziyaretçisine ya da etkinlik katılımcısına doğrudan ya da dolaylı bir şekilde duygularını sorabiliriz. Eserlerle karşılaşmanın yarattığı keyfi, öfkeyi, üzüntüyü, tiksinmeyi, korkuyu fark ettirebiliriz. Duyguların dışa vurumuna, sözel ya da bedensel ifadesine izin veren etkileşimler yaratabiliriz. 

  1. Detaylar, kurguyu gerçek hissettirir.  

Will Stor şöyle bir tespit yapar. Yıldız Savaşlarında Han Solo Millennium Falcon adlı geminin “Kessel turunu on iki parsekte tamamladığını” böbürlenerek söylerken, tuhaf bir şey deneyimleriz. Saçmaladığını biliriz ama bir yandan da söyledikleri gerçekmiş gibi gelir. Bu cümlenin inandırıcı olmasının nedeni, fazla ayrıntılı olması ve gerçek bir şeyden bahsediyormuş hissi uyandırmasıdır.“ Çok haklıdır. Hikaye kurgunuza öyle detaylar ekleyebilirsiniz ki katılımcı bunun gerçek mi kurgu mu olduğunu sorgulamaz. Sanat tarihinden bir dönem anlatan sergide, dönem kostümleriyle bir haberci, eserin yanında belirip, kralın sanatçıya gönderdiği mektubu okumaya başlarsa ve onu yeterince ayrıntılandırırsa durup izlemeye kapılmaktan ve onu gerçek bir tarihi karakter gibi görmekten başka bir şey yapamazsınız.  

  1. Hikayenin kahramanı olmalarını sağla. 

Bütün hikayelerde hikayenin kahramanı ile özdeşim kurar ve yakınlaşırız. Sadece macera romanı okurken bile, kahramanın kaçışıyla kalbimiz hızlanır, tam yakalanacağı an nefesimizi tutarız. Kahraman kurtulduğunda bedenimizde bir rahatlama, savaşı kazandığında haz duyarız. Sergiyi deneyimleyen çocuk, genç ya da yetişkin için bir hikayenin kahramanı olduğunu hissettiren bir kurgu yarattığımızda hikaye dinlemenin ötesinde hikayenin içinde yaşamasını sağlarsınız. Yıllar önce çocuklarla yaptığımız bir çalışmada, tıpkı Sophie Calle gibi random! bir şekilde bir ziyaretçinin peşine takılmaları, onun davranışlarından, kıyafetlerine, aksesuarlarından mimiklerine kadar her detayı izlemeleri, gizlice fotoğrafını çekmeleri, sonra da bu gözlem ve fotoğrafları birleştirmeleri şeklinde bir kurgu tasarlamıştık.  Bu tasarımın kahramanı izlenen ziyaretçi gibi görünse de katılan tüm çocuklardı. Kendilerini Sophie Calle gibi hissederek ortaya çıkardıkları işleri tesadüfen! gören söz konusu ziyaretçinin şaşkınlığına ve haklı sorgulamalarına maruz kaldıklarında da pek çok duyguyu bir arada yaşamışlardı. Bu deneyimin üzerine özel hayatın gizliliği ve sanat üzerine konuşmak çok daha etkili ve eğlenceli hale gelmişti. 

  1. Biraz öngörülebilirlik biraz da sürpriz bizi hikayede tutar. 

Beynimiz, bizi güvende tutmak üzere öngörülebilirlikle evrimleşmiştir. Karşılaştığı canlının davranışlarını öngörebilmesi ya da uyuyacağı yerde onu nelerin beklediğini tahmin edebilmesi gerekir. David Eagleman Yaratıcı Tür kitabında “Öngörülebilirlik güven verici olsa bile beyin, kurduğu dünya modeline yeni gerçekleri de katmak için uğraşır. Beyin yenilik arar; güncelleme yaptığında heyecan duyar. Tekrarlayan şey cazip gelse bile kusursuz öngörülebilirlikten hoşlanmayız. Oysa sürpriz bizi yakalayıp kavrar. Otomatik pilottan kurtulmamızı sağlar. Bizi kendi deneyimlerimize karşı uyanık tutar. Şaşırma hali doyurucudur. Yani bir denge gösterisi söz konusudur. Beyin bir yandan dünyayı öngörerek enerjiden tasarruf etmeye çalışır, bir yandan da şaşırmayla gelen sarhoşluk duygusunu arar. Hazırda bildiklerimizden yararlanmak ile henüz bilmediklerimizi keşfetmek arasında karşılıklı ödün vererek yaşarız. Öngörülebilirliğin fazlası bizi görmezden gelmeye iterken, sürprizin fazlası da aklımızı karıştırır. Yaratıcılık, aradaki gerilimde yaşam bulur.” der. Kurgumuz öngörülebilir olup deneyimleyen ile bağlantı kurmalı, ama şaşırtıcı sürpriz ve yenilikler sunarak onu hikayede tutmalıdır. 

  1. Hikaye kurgunu tasarla ve sadece sen bil!

İşte en önemli noktaya geldik. En ince ayrıntısına kadar kurguladığımız bir eğitim senaryosu hazırlamalıyız. Bunun için bir metin yazarı gibi yazmalı, senarist gibi kurgulamalı, yapımcı gibi işlemeliyiz. Ve eğitim başladıktan sonra bir kurgumuz olduğunu sadece kendimiz bilmeliyiz. Bu deneyimi yaşayanlar, teknik bir kurgu içinde olduklarını hissetmeyecekleri bir akış içinde olmalıdır. Çünkü doğaçlama ve doğal bir tasarım unutulmayacak izler bırakır.