Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Buket Topaloğlu
Sıcak bir yaz akşamı, dünya karanlık ve sessizken, uzun zamandır yağmurun bile yağmadığı gökyüzünde büyük bir ses duyuldu. Bir gümbürtü ile gökten tuhaf bir araç düştü. Toz bulutunun içindeki aracın kapısında aynı tuhaflıkta biri göründü. Önce dışarı baktı, sonra önündeki torbayı yokladı. Bütün tohumlar yerli yerindeydi. Kirazlar, armutlar, akasyalar, kestaneleri, mimozalar ve erguvanlar… Bir tanesinin bile kaybolmasına dayanamazdi. Ne de olsa o bir Tohum Koruyucusu idi.
2018 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmıştır.
Yazan Sibel Şengül
Resimleyen Öykü Gölemen
Bir zamanlar, uzaklarda bir ülkede, dişleri hiç çürümeye insanlar yaşardı. Her zaman bembeyaz ve sağlıklı dişlere sahip olan bu insanlar, diş ağrısı nedir bilmezlerdi. Bir gün, ülkenin uzak bir köşesinde yaşayan bir çocuğun diş ağrısı çektiği duyuldu. İlk kez dışı agriyan biriyle karşılaşıldığı için, bu garip olaya dair söylentiler başladı.
2017 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Cem Kızıltuğ
Ben Picasso! Benim öykümü dinlemek ister misin? Dikkatle oku o halde!
1881 yılında, 25 Ekim sabahı İspanya’da doğdu. Anne ve babam bana önce pablo ismini verdiler. Sonra Diego, sonra Jose Francesco de Paula, sonra Juan Nepomuceno, Maria de loş Remedios, Crispin, Crispiano, Santisima Trinidad…
Çünkü benim doğduğum Malaka şehrinde bir çocuğa ne kadar çok isim konulursa, o kadar yetenekli olacağına inanılırdı. Senin adının hikayesi nedir? Kim koydu sana bu ismi, anlamı ne, neden bu isim peki? Sorup öğrenmeye ne dersin?
Babam ressamdı. Aynı zamanda yaşadığımız kentin müzesinde çalışırdı. Resim öğretmenliği de yapmasına rağmen, yoksulluk içinde yaşamımızı sürdürüyorduk. Babam güvercin resimleri çizerdi sürekli. Bu güvercinler benim ilk arkadaşlarımdı senin ilk arkadaşın kimdi?
Yürümeyi geç öğrendim. Boş bir bisküvi kutusunu ite ite başardım yürümeyi. Ama çabuk konuştum. İlk söylediğim kelime ‘piz’ idi. Yani İspanyolca lapiz, yani kalem.
Picasso İstanbul’da sergisi kapsamında sağ Sabancı müzesi için Kasım 2005 tarihinde hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Cem Kızıltuğ
Benim adım Aguste Rodin. Ben bir heykeltraşım. ne demek mi heykeltraş? Heykeltraş heykel yapan kişiye denir. Peki, heykel ne öyleyse? Demek ki kendini anlatmadan önce, benim için en önemli şeyden, heykelden söz etmeliyim sana. Heykelin ne olduğunu ve nasıl yapıldığını öğrenmek istiyorsan beni dinle!
Sözlük, heykel için “Mermer, tunç, taş, pişmiş toprak gibi şeylerden, yontularak, kalıba dökülerek ya da yoğurularak yapılan ve insan ya da hayvan biçimlerini yansıtan sanat yapıtı “diyor.
Yaratılan nesneler, bizde bazı duygular uyandırdıkları zaman “sanat yapıtı“ olurlar. Bir heykele bak ve sende nasıl duygular uyandığını hissetmeye çalış.
Heykelin Büyük Ustası Rodin İstanbul’da sergisi kapsamında Sakıp Sabancı müzesi için Haziran 2006 tarihinde hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Cem Kızıltuğ
Bakma öyle genç göründüğüme. Binlerce yıl önce doğdum. Çok gördüm geçirdim. Her zaman böyle kağıttan da değildim. Bazen bir kaya parçası ya da ağaç kabuğu, bazen kirli toprak ya da bir yaprak, bazen de ipek oldu elim ayağım. Merak ediyorsan çevir sayfayı, sana yaşam öykümü anlatayım.
Ben yazıyla birlikte doğdum. Yazı benim ikiz kardeşim. İlk Çağlar da, yani sen doğmadan binlerce yıl önce, Dikilitaş oldum, yazıt oldun. Dağlara taşlara yazıldım. Düşünsene, iyi ki o zaman yokmuşsun! Bir dikilitaşı okula götürmek kimin ne zor olurdu!
Tarihin en eski yazıcılarından Sümerler beni iki tabletlerden yapıyorlardı. Küçük bir çubuğu yüzeyim ve bastırarak kendi harflerini işliyor, sonra da ben pişirip sertleştiriyorlardı. Çivi başına benzer işaretlerden oluşuyordu bu harfler; bu nedenle o yazıya Çin yazısı diyoruz. Kil tabletleri taşımak da çok kolay değildi. İnsanlar bu yüzden kumaş, hayvan derisi, palmiye yaprağı ve kemik gibi daha hafif şeyleri denediler.
Doğudan Batıya Kitap Sanatı ve Osmanlı Dünyasından Anılar; Lizbon Calouste Gülbenkian Müzesi’nden Başyapıtlar sergisi kapsamında Sakıp Sabancı müzesi için Şubat 2006 tarihinde hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Cem Kızıltuğ
Ben Cengiz Han! Moğol İmparatorluğu’nun yüce hanı olmadan önce adım Temuçin idi. Boz renkli bir kurt ve beyaz renkli bir dişi geyikten olan soylu bir aileden geldiğimize inanılırdı. Bozkırda yaşayan bir çok farkı topluluk vardı. Boy denilen bu topluluklar birbirleriyle savaşır, ayrı ayrı küçük güçler halinde hareket ederlerdi. Hayalim tüm boyları bir araya getirip büyük Moğol İmparatorluğunu kurmaktı. Bütün boylarının tek bir yasa altında yönetilmeleri ve büyük bir güç olmalarını istedim. Bunu da başardım.
Şöyle bir düşün; sonu yokmuş gibi görünen bir düzlük, çok uzakta yüksek, dumanlı dağlar, diğer tarafta uçsuz bucaksız bir çöl… İşte bozkır! Bozkırda dört mevsim başka türlü yaşanır. İlkbaharda yemyeşil bir halı gibi serili otlar. Yaza doğru rengarenk çiçeklerle donanır. Yaz ortasında sıcaktan yanıp kavrulur, boz bir renk alır. Ekim ayında kar yağar, kasım ayında bütün dereler donar.
Cengiz Han ve Mirasçıları: Büyük Moğol İmparatorluğu sergisi kapsamında Garanti Bankası’nın desteğiyle Sakıp Sabancı Müzesi için Aralık 2006 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Cem Kızıltuğ
Tek bir hücre ile dünyaya geldin. O tek hücreye başka hücreler eklendi. Büyüdün, kocaman bir çocuk oldun. Benim hikayem de sana benziyor. Ben kim miyim? Bir düğüm olarak dünyaya geldim. O düğüme başka düğümler de eklendi. Büyüdüm, kocaman bir halı oldum.
Çok eski zamanlarda, insanların göçebe oldukları, çadırlarda yaşadıkları bir yerde, orta Asya’da yaratıldı. Çadırların altına yayılabilecek, kolay taşınabilecek ve ayakları ısıtabilecek bir şey arandığında keşfedildim. Koyunlardan kırpılan yünlerle düğüm düğüm dokundum. Önce yan yana, sonra üst üste dizildim.
Isınma ihtiyacını karşılayan insanlar için zaman ve başka bir ihtiyaç ortaya çıktı. Yarattıkları bu eseri sana da dönüştürmek istediler. İşte o andan itibaren bana renk verdiler, desenler ve motiflerle süslediler. Yünlerden halıya dönüşme öyle çok kolay olmadı. Önce bahar mevsiminin gelmesi beklendi. Baharda koyunların tüyleri iyice uzadı. Uzayan bu tüyleri yapağı denildi. Yapağı, bir akarsu da iyice yıkandı, temizlendi. Sonra, pamuktan bir bulut haline gelinceye kadar kabartıldı.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Cem Kızıltuğ
Büyük Salvador Dali ile tanışmak ister misin?
Ben Salvador Felipe Jacinto Dali! 11 Mayıs 1904’te İspanya’nın Katalonya bölgesindeki, Figueres şehrinde dünyaya geldim. Ben doğmadan dokuz ay önce ölen kardeşimin adını aldım. Ailem bana her zaman çok hassas davrandı. Çünkü bana da bir şey olmasından korkuyorlardı. Tahmin edersin ki, bu beni biraz şımarık ve öfkeli bir çocuk yaptı. Dört yaşındaydım ve kız kardeşim Anna Maria dünyaya geldi.
Yazları gittiğimiz Cadaques’te dik uçurumlar ve dev kayalıklar vardı. Güneş ışıkları denizin üzerinde oyunlar oynardı. Şiddetli fırtınaların öfkeli dalgaları, kayalıkları şekilden şekle sokmuştu.
Birer hayvana, bazen de garip yaratıklara benzeyen kayalıklar, günün her saatinde başka başkaydı. Bazen kardeşimle birlikte denize açılır; yaşlı balıkçıdan bu kayalıkların esrarengiz masallarını dinlerdik.
Büyüleyici masalları dinlerken ve acayip şekilde kayalıkları seyrederken resim yapmamam mümkün değildi. On yaşıma geldiğimde resim dersleri almaya başladım. İlk resimlerim, yaşadığım yerdeki manzaralar ve çevremdeki insanların portreleriydi. İlk sergimi 14 yaşında Figueras Tiyatrosu’nda açtım. Herkes çok yetenekli olduğumu düşünüyordu. Ama ben daha çok insanın bana hayran olmasını istiyordum.
İstanbul’da Bir Sürrealist; Salvador Dali sergisi kapsamında Akbank desteğiyle Eylül 2008’de hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Cem Kızıltuğ
Ben bir tacirim. Gemimle uzaklara giderek güzel şeyleri ülkeme getiriyorum. Yıl 1620! Venedik’te yaşıyorum.
Venedik çok güzel bir ada! Sadece dört tarafı değil, sokakları da sularla kaplı… Yollarımız su kanallarından oluşur. Bu kanallarda bir yerden başka bir yere gitmek için gondolları kullanırız. Yüksek ve süslü evlerde yaşarız.
Venedik sekiz yüzlü yıllara kadar Bizans İmparatorluğu altında yaşamış. Bağımsız bir ülke olduktan sonra Venedik’te büyük bir deniz filosu kurulmuş. Gemilerimiz Akdeniz’de ticaret yolculuklarına başlamış. Benim gibi tacirler, bir ülkede olan güzel ve ilginç malları alıp, başka bir ülkeye götürmüşler; o ülkeden aldıklarını da başka ülkelere taşımışlar. Bu ticaret, ülkemizi zenginleştirmiş.
Osmanlı Döneminde Venedik ve İstanbul; Nam-ı Diğer Aşk Sergisi kapsamında, Kaleidoscop Europe desteği ile Sakıp Sabancı Müzesi için Kasım 2009 tarihinde hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Ayşe İnan Alican
Işığın resmini yapabilir misin? Peki, ya karanlığın? Benim adım Rembrandt Harmensz Van Rjin! Paletime ışık koyar, fırçamı karanlığa batırırım. Benim resimlerimde ışık ve karanlık birbirinden ayrılamayan iki sevgili gibidir. Yan yana otur durdukları için, tabloların güzelleşir.
15 Temmuz 1606’da, Hollanda’nın Leiden şehrinde doğdum. Ailemin yedinci çocuğuydu. Biliyorsun, Hollanda denilince akla ilk değirmenler gelir. Benim babam da bir değirmenciydi.
On yaşına geldiğimde, ailem beni erkek öğrencileri üniversiteye hazırlayan, bir Latin okuluna gönderdi. Bu okulda öğrendiğim mitolojik ve dini hikayelerin, yıllar sonra resimlerimin konularını etkileyeceğini bilmiyordum.
Ailem, üniversiteye gitmemi istiyordu, fakat benim arzum resim yapmaktı. Bu konuda ne kadar istekli olduğumu gördüklerinde, usta ressam Japon Van Swanenburgh’dan ders almama izin verdiler. Ressam olmak için öğreneceğim çok şey vardı.
Rembrandt ve Çağdaşları – Hollanda Sanatının Altın Çağı sergisi kapsamında Akbank’ın desteğiyle Sakıp Sabancı Müzesi için Şubat 2012 tarihinde hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Rukiye Ulusan
Miro öyle bir ressamdır ki, bir yere bir renk koyduğunda hep en doğru yere koyar.
Giacometti
Yerden bir çakıl taşı alıyorum, bu bir çakıl taşı. Miro bir çakıl taşı alıyor, bu bir Miro!
Prats
Adım Joan Miro Ferra! 20 Nisan 1893’te İspanya’nın Barselona şehrinde doğdum. Çocukken, babam Miguel Miro Adzerias’ı saat yaparken izlerdim. Annem Dolors Ferra Orami bir Katalonyalının yaptığı günlük işleri yapardı. Ben de resim çizerdim. Resim, gizlendiğim küçük evrenimdi.
Yıl 1900! Yedi yaşındaydım. Her çocuk gibi ilkokula başladım. Okulun en güzel yanı çizim dersleri olmasıydı. İlkokulda ilk kez bir müzeye gittim. Fresk denilen duvar resimlerini büyüterek izledim.
Joan Miro; Kadınlar, Kuşlar ve Yıldızlar Sergisi kapsamında Sakıp Sabancı Müzesi için Eylül 2014 tarihinde hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen Hakan Taşkıran
hiç düşündün mü? Müzelerde sergilenen eserler nasıl korunuyor? Müzenin arka odalarında, senin göremediğin yerlerde neler yapılıyor? Eserleri korumak neden önemli? Peki, eser dediğimiz şey nedir?
Dünya üzerinde insan yaşadığı yerde bir iz bırakmaya çalıştı. Bu iz, onun eseri idi. Kendisi için önemli olan bu eseri, kendinden sonraki insanlara emanet etti. Onun gibi değer vereceklerini ve koruyacaklarını düşündü.
3000 yıl önce yapılan bir eser, yapan kişiye aitti. Aynı zamanda, kendisinden 10.000 yıl sonra yaşayacak kişinin de olacaktı.
Bu eserlerin bazıları çok renkliydi, bazıları çok parlak! Çok büyük ya da çok küçük olanları vardı. Pişmiş toprak, mermer, ahşap, altın ya da gümüş, neyle yapılmış olurlarsa olsunlar her biri eşsizdi. İnsana anlatan bu eserler, çok güçlü ve yıkılmaz görünseler bile çok hassastırlar. Boyaları su olabilir, süslemeleri dökülebilir; çatlayabilir, kırılabilir, yavaş yavaş ya da çok hızlı bir şekilde yok olabilirler. Yıprandıklarında ya da parçalandıklarında tamir edilse bile asla eskisi gibi olamazlar.
Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi için hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Evvel zaman içinde, uzun zaman önce, zamanın birinde… Bütün masallar benimle başlar. Benim adım Zaman! Evrendeki her şeyin öyküsünü bilirim. Ne zaman doğmuş, neler olmuş, nasıl değişmiş söyleyebilirim. İstersen sana dili olmadan konuşabilen, ayakları yokken gezebilen, küçük ama yaşlı arkadaşımın öyküsünü anlatabilirim.
35.000 yıl önceydi. Her yerin buzlarla kaplı olduğu zamanlarda insanoğlu karnını doyurmak için vahşi hayvanları avladı. Üşümemek için Kürtlerini giydi. Dişlerine ve küçük kemik parçalarını, o hayvanın tüylerinden yaptığı iple boynuna astı. Böylece hayvanın gücünü bedeninde taşıdığına inandı.
Buzlar eriyince ortaya toprak ve taş çıktı. Derelerden sular aktı. Minik arkadaşım, önce derede küçük bir taştı. Rengarenk, parlak, çizgili pek çok arkadaşı vardı. Suyun içinde o kadar gözalıcıydı ki insanoğlu dayanamadı, aldı.
Gönül Paksoy Koleksiyondan Kreasyona Boncuk sergisi kapsamında Rezzan Has Müzesi için Kasım 2007 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Evvel zaman içinde, uzun zaman önce, zamanın birinde… Bütün masallar benimle başlar. Benim adım Zaman! Evrendeki her şeyin öyküsünü bilirim. Ne zaman doğmuş, neler olmuş, nasıl değişmiş söyleyebilirim. Eğer istersen, Hasankeyf adındaki küçük şehrin binlerce yıllık öyküsünü sana anlatabilirim.
Dicle Nehri’nin kıyısında dev bir kaya parçasıydı. Nehrin suları, büyük bir güçle aktı. Bir heykeltıraşın elleri gibi şekil verdi kaya parçasına. Rüzgâr da yardım etti nehrin sularına. Binlerce yıl sürdü bu sabırlı çaba! Sonunda oyuklar açıldı kayalıklara.
İnsanoğlu önce uzaktan baktı, çok güçlü görünüyordu. Sonra yakınına geldi, çok yüksekti. Burada yaşasalar her yeri görebilirlerdi. On bin yıl önce insanoğlu bu kaya parçasını şehir yaptı; mağaraları da sıcacık evlere dönüştürdü. Dev kaya ve mağaralar onun sığınağı oldu.
İlk insanlardan sonra bu şehrin sahipleri Asurlular dı. Şehirlerine Kepha ismini verdiler. Kepha, kaya demekti. Kaya şehirleri bir kale kadar güvenliydi. Bu kaya şehrin insanları yazı yazabiliyor, hesap yapabiliyor ve ticareti biliyorlardı. Kaya Kalesi şehrinin Asurlu halkı, zengin ve mutlu bir yaşam sürmeye başladı.
Haliç… sergisi kapsamında Rezzan Has Müzesi için Ekim 2008 tarihinde hazırlanmıştır.
Yazan Sibel Şengül
Resimleyen Seda Uyar
“Bıktım sürekli dönmekten, döndürülmekten. Midem bulandı bütün odayı karış karış gezmekten. Şu yaramaz çocuk ne zaman bırakır beni elinden?’ Diye söyleniyordu tahta topaç.
Bez bebek de sızlanmaya başladı . ‘Asıl yaramaz olan şu küçük kız! Sürekli elbiselerini değiştiriyor. Ne giydirirse giydirirsin beğenmiyor’
‘Bu da sorun mu canım? dedi tahta topaç. Ne güzel işte! Sana özen gösteriyor. Senin güzel olmanı istiyor. Bir de bana bak! Her yanım ışığında dönüp durmaktan, hemen eskidim sağa sola çarpmaktan.’ ‘Saçımın haline bak! Taranmaktan yoldu. İplikten saçlar böyle taranmaz ki!’ diye sızlandı bez bebek.
düşündüler, taşındılar… Bir aydede, bir de güneş zamanı beklediler..
Yapı Kredi Yayınları için Ocak 2019 yılında hazırlanmıştır.
Yazan Sibel Şengül
Resimleyen Halime Keskin
O sabah balkonun kapısı küçük bir esintili açıverdi. Annem söylenerek odama girdi: “Bu bahçe merakın yüzünden kapini açık unutuyorsun. Hasta olacaksın.”
Hiçbir şey söylemedim. ‘Bu kokuları duyup da hasta olabilir mi insan?’ Desem alacağın cevabı biliyordum: ‘Hangi kokuları?’ diyecekti. Evet, ne annem ne de babam çiçeklerin kokusunu alamıyordu. Makarnanın sosundaki fesleğen tadını fark etmiyorlar, reçelin Gülden mi kayısıdan mı yapıldın anlamıyorlardı. Üstelik bütün yetişkinler aynı durumdaydı.
‘Acaba annem her zaman böyle miydi? Çocukluğunda büyükannemle birlikte kuruttu nanenin keskin kokusunu duymamış mıydı?’ ‘Duymuştu’ dedi bir ses. “Kim konuştu? Kim var orada? “ “Soru sordun, ben de cevap verdim. Neden bağırıyorsun?” dedi aynı ses. İşte minik mavi arkadaşımla böyle tanıştım. “Ama sen bir böceksin! Nasıl konuşabilirsin?“ diye sordum. “Teessüf ederim. Bana böcek demen çok kaba bir davranış.“ “Adım Yusufçuk!“ dedi.
‘Nasıl yani? Hem konuşabiliyorsun, hem de bir ismin mi var?’ Dedim.’Bu insanlar tuhaf yaratıklar! Sadece kendilerinin nefes aldığını, yemek yedigini, mutlu olduğunu, üzüldüğünü, konuştuğunu; yani bu dünyada yalnız kendilerinin yaşadığını zannediyorlar’ diye cevap verdi. ‘Sadece ben değil, bütün bitkiler ve hayvanlar konuşabilir. Sen anlamıyorsun diye bu gerçeği nasıl inkar edebilirsin?“ Diye ekledi.
Zeytinburnu Belediyesi Tıbbi Bitkiler Bahçesi için 2008 yılında hazırlanmıştır.’
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Benim adım enerji! Sabahları seni yatağından kaldıran, okula koşturan, sınava hazırlanmanı, spor yapmanı, dans etmeni sağlayan benim… Beni görebiliyor musun? Aslında gördüğün ben değilim, benim yaptıklarım. Sabahları güneşle birlikte odanı; akşamları sokak lambasının içinden yolunu aydınlatırım. Sadece seni değil, makineleri de hareket ettirebilirim. Bir uçağa uçurabilir, gemiyi yüzdür bilirim. Benimle isinir, benimle aydınlanırsın. Telefonla konuşmanı, fırında pişen yemeği yemeni, evinde sıcacık uyumanı sağlarım. Annen benim sayemde otomobilini kullanır.
Yedigin yemekler sana enerji verir. Yedigin patates enerjiye dönüşerek sana iş yaptırır. Oynama, uyuma, ödevini yapma işi gibi… Makineleri çalıştıran şeyde patates mi peki? Elbette hayır! Makineler, bazen kömürle, petrolle, bazen suyuyla, bazen güneşle ya da rüzgârla beslenirler. Onlar da senin gibi enerji üretirler. Enerji ısıya, ışığa ya da harekete dönüşür. Senin enerji kaynağını yiyecekler, su ve havadır. Bir otomobile hareket ettiren enerji, deposuna konulan benzinle üretilir.
‘Enerjimiz Çocuklar İçin Projesi’ kapsamında Zorlu Enerji için Mayıs 2009 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Merhaba! Beni hatırladın mı? Rüzgârın öyküsünde ya da su buharının yolculuğunda karşılaşmış olabiliriz. Belki de, gezegenimize dost olan doğal gaz kaynağını anlatırken görmüşsündür beni. Ben yeşil ejderha! Bu kitapta berrak, akıcı, hayat veren bir kaynağın peşinden gideceğim. Sana suyun enerjisinden söz edeceğim.
Suyun etrafında. Suyu bulduğu yere evini kurduğu, toprağını ekti ve yaşama tutundu. Yağmur yağsın diye hep gökyüzüne baktı. Bazıları yağmur dansı yaptı, bazıları yağmur duasına çıktı. Çocuklar, yağmur sonrası beliren ışıkta gökkuşağını aradı. Suyun içinde, binlerce tür canlı yaşadı. İnsanoğlu ilk buğdayı onun sayesinde büyüttü. Su, topraktaki her şeye can ve tat verdi.
‘Enerjimiz Çocuklar İçin Projesi’ kapsamında Zorlu Enerji için Eylül 2012 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Sıcağı sever misin? Ben çok severim. Sıcak suyla duş alıp, sıcacık bir evde, mis gibi çay içmek gibisi yok! Peki, ya sıcak bir tanışmaya ne dersin? Benim adım yeşil ejderha! Zorlu Enerji Grubunun maskotuyum. Enerjiyi anlatmak için büyük bir enerjiyle doluyum…
Söz enerjiden açılmışken, enerjinin ne olduğunu düşündün mü? Peki, onu gördün mü? Enerji gözlerimizle göremediğimiz; ama bizi ısı, aydınlatan, nefes aldıran, koşturan, konuşturan güçtür. Uçağın gökyüzünde uçması, balığın denizde yüzmesi, bebeğin emeklemesi, ay çiçeğinin güneşe dönmesi, ağacın fıstık vermesi enerji sayesindedir.
‘Enerjimiz Çocuklar İçin Projesi’ kapsamında Zorlu Enerji için Nisan 2011 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Bugün seni yatağından kaldıran şeyin ne olduğunu biliyor musun? Peki, sen uyurken kalbinin neyle çalıştığını? Seni uyutan şey, dev gibi bir uçağı uçuruyor ya da bir denizaltıyı sessizce yüzdürüyor. Canlı olan her şeyin yaşamasını, bazı cansız şeylerin de çalışmasını sağlayan şeyin adı ENERJİ!
Sen enerjiyi karbonhidratlardan alıyorsun; otomobil benzinden, çamaşır makinesi elektrikten… Karbonhidratlar yiyeceklerde, benzin petrolde, elektrik ise suyun, güneşin, rüzgârın ya da sıcak su buharlarının gücünde saklı duruyor.
Toprağın altında kayaç denilen tabakalar olduğunu biliyor musun? İşte ben oradaydım. Gizli geçitlerden geçer gibi, kayaçların arasındaki çatlaklardan geçerek yer altına indim. Durup dururken yapmadım elbette. Kar ve yağmur sularının nereye gittiğini merak ettim. Bir gün onların peşine takılarak topraktan süzüldüm; derinlere indim. Aşağılara indikçe benim gibi onlar da ısındı. Yeraltının derinlikleri çok sıcaktı! Bir ejderha için bile çok sıcak!
‘Enerjimiz Çocuklar İçin Projesi’ kapsamında Zorlu Enerji için 2010 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Hey! Evet, evet! Bu kitabın kapağını açtığında, kitapta bir iz bıraktığını biliyor musun? Nasıl bir iz? Parmak izi, el izi, göz izi, sence hangisi?
Ben Yeşil Ejderha!
Rüzgârın enerjisine takılıp uçar, yeraltındaki sıcak suların buharlarından enerji toplarım. Akarsuların gücüyle dönen çarkları seyretmek en büyük eğlencem! Yerin binlerce metre altında neler olduğunu merak eder, doğalgaz kaynaklarını arayıp bulmaktan çok hoşlanırım.
Merak, bir şeyler öğrenmenin ve eğlenmenin en güzel yolu… Ben de sürekli olarak bir şeyleri merak ederim. Nasıl dünyaya geldiğimi, kim olduğumu, yaşadığım yeri ya da çevremde gördüğüm herhangi bir şeyi merak ettiğimde soru sormaya başlarım. Son zamanlarda en çok merak ettiğim konu dünyanın yapısı! Dünya nasıl bir yer? Göremediğimiz yerlerde neler var? Orada neler oluyor?
Zorlu Enerji için ‘Enerjimiz Çocuklar İçin Projesi kapsamında 2013 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Sanat mağara duvarlarında başladı. Bulduğum taş parçaları ile resim çizdim. Toprağı suyla karıştırdım, boya yaptım. Sanat eseri yarattığımı da, bir sanatçı olduğumu da bilmiyordum. Karnımı doyurmak için hayvanları avladım, sonra da onların resimlerini yaptım. Korktum, sevindim, çizdim. Resimlerini çizdiğim hayvanların gücünü kendimde hissettim.
Mağara Adamı, M.Ö. 10.000
Biz Eski Mısır’da iki sol ayağı varmış gibi görünen ve yan duran insan resimleri yaptık. Vazoların üzerine nasıl yaşadığımızı anlatan resimler çizdik. Resim, mezarları süslemek için çok önemliydi. Aslında resimlerimiz sözcüklerimizdi.
Eski Mısır’da Bir İşçi, M.Ö. 4.000
Bizim sanat eserlerimizde güzellik önemliydi. Mermer taşını kusursuz bir insan vücudu şeklinde yontarak heykeller yaptık. Mitolojideki tanrı ve tanrıçaların heykelleri ile efsaneleri anlattık. Roma sanatçıları da bizim gibi heykeller yapmaya devam ettiler. Ama onlar tiyatro, hamam, saray gibi eşi benzeri olmayan mimari eserler de yarattılar.
Eski Yunan Sanatçısı, M.Ö. 400
Kitap Akbank Private Banking’in sponsor olduğu Contemporary İstanbul 09 ve 10 çocuk atölye çalışmaları için hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Çitlembik, o gece heyecandan uyuyamıyordu. Diş perisini bekliyordu. Uyursa geldiğini göremez, hangi hediyeyi istediğini de söyleyemezdi.
Annesi, “Düşen ilk dişini yastığının altına koyacağız. Diş perisi onu alacak ve yerine çok istediğin bir hediye bırakacak” demişti.
Bulut ne söylemişti?
“Doğru! Düşen ilk dişimi yastığımın altına koydum. Uyandığımda çok istediğim ayakkabılar yanımda duruyordu”
Çitlembik o günden bu yana diş perisinden ne isteyeceğini düşünüyordu. O bir diş perisi ise, dişlerinin çürümemesini sağlayabilirdi. Böylece dişlerini fırçalamaya uğraşmaz, istediği kadar çikolata yiyebilirdi. Bu dileğini diş perisine kendisi söylemek istiyordu. Çünkü diş perisini çok merak ediyordu.
Saat gece yarısını gösteriyordu. Diş perisi hala gelmemişti. Çitlembik umutsuzluğa kapıldı. “Gelmeyecek galiba, en iyisi uyumak” diye mırıldandı.
O sırada dışarıda bir gürültü duydu. Yatağından kalktı ve sesi dinledi. Balkondan geliyordu. Biraz da çekinerek kapıyı açtı. Bir an gördüklerine inanamadı.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Güzel İstanbul’un en güzel yerlerinden birindeyim. Tarihi yarım adanın tam ortasında. Yüzyılı aşkın bir süredir İstanbul Boğazı’nı seyrediyorum. Bir yanımda Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet, diğer yanımda Süleymaniye Camii. Mayıs ayının tatlı esintisi kapımda, penceremde, duvarlarında gezinirken, eski günleri düşünüyorum. O mutlu ve hüzünlü günleri… Ben, İstanbul Erkek Lisesiyim. Okulunun geçmişten gelen sesi ve güzel geleceğinin bekçisiyim.
1897 yılında Levanten mimar Alexander valalori tarafından inşa edildim. Tamamlandığında herkesin hayran kaldığı, değerli bir eser oldum mimar Sinan eserleri gibi bezenmiş ve onlar gibi heybetli… Yapılar, insanlarla güzelleşir. İlk misafirlerimi nasıl heyecanla bekledigimi sonra da onları ağırlamaktan nasıl utandıgimi hatırlıyorum. Çünkü Osmanlı devletine verdikleri borclari geri almak için, yabancı devletlerden gelen görevlilerin çalıştığı bir yer oldu. Artık kendini güzel hissetmiyordum.
İstanbul Erkek Liseliler Vakfı için hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Sevgili Işıklı,
Okulunun hangi tarihte, nerede kurulduğunu biliyor musun? Sana, Işık’ın yüz yılı aşkın geçmişini anlatacağım. Kimi zaman sevinçli kimi zaman hüzünlü bu öyküye önce Selanik’ten başlamalıyım. Selanik, Ege denizinin kıyısında aydınlık bir şehirdi. Burada Türk, Rum, Sırp, Bulgar, Rus, Fransız, İtalyan, Müslüman, Hristiyan, Musevi kısacası her dilden, her dinden insan bir arada yaşıyordu.
Selanik’te üstdüzey bir devlet memuru olan Zeki Efendi, bir çok yabancı dil bilen, iyi eğitim görmüş biriydi. Gelecek nesillerin yeni yöntemlerle, modern bir biçimde eğitilmesini istiyordu. Şehirdeki yabancı okullar kadar iyi eğitim verebilecek bir Türk okulu kurmayı hayal ediyordu. Ne yazık ki bu hayalini gerçekleştiremeden dünyadan ayrıldı. Ama çocukları bu hayalin peşini bırakmadılar. 1885 yılında Selanik’te bir ışık yandı; Zeki Efendi’nin oğlu, Mustafa Tevfik Efendi ve dostları Feyz-i Sıbyan’ı kurdular.
Feyziye Mektepleri Vakfı için Aralık 2009’da hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Ben Lokum!
Yumuşacık, pudralı, bazen fıstıklı, bazen fındıklı, güllü lokum… yüzyıllardır hep süslü kutulara konuldu. En güzel günlerde sunuldu. Tatlı yedirip tatlı konuşturdum. Türk insanının misafirperverliğinin sembolü oldum. Şimdi, sana bir öykü anlatmak için buradayım. Bu öykü boyunca bana yardım eder misin? Eğer hazırsan öykümüzü tatlı tatlı anlatmaya başlıyorum.
Bir varmış, bir yokmuş… Neredeyse 70 yıl önce, dünyada çok büyük bir savaş çıkmış. Sevgi, mutluluk, neşe, coşku gibi güzel duygular yok olmuş. İnsanlar ölmüş, evler yıkılmış, ormanlar yıkılmış. Bu savaş, ülkeleri birbirine düşman etmiş. Barış dolu günler çok geride kalmış. Sınırları ayıran duvarlar yüksek, hoşgörü az, insanlar öfkeliymiş.
Evet, haklısın! Bir öykü için hiç de tatlı bir başlangıç değil. Büyüklere savaşın ne kadar acımasız ve yıkıcı olduğunu anlatmanın bir yolu olmalı. Bir düşün bakalım!
Avrupa Birliği İletişim Projesi çerçevesinde Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu için Haziran 2010 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
O gün neşe içinde uyandım. Çok güzel ve yepyeni bir gündü. Yeni günde yeni bir şeyler yapmalı! Nereden başlasam acaba? Benden önce yapılanları düşünmek iyi bir başlangıç olabilir. Önce sade lokumlar varmış. Sonra fıstıklı, fındıklı olmuş. Güllü lokum, rengi, kokusu ve tadıyla çok farklı bir yenilikmiş. Peki, kahveli ve çikolatalı lokuma ne demeli? Yeni bir şey yapmak, biz lokumların doğasında var. O zaman ne duruyorum? Hemen bir yenilik yapmalıyım!
Yenilik konusunda bir araştırma yaparak işe koyuldum. İnternette ve kitaplarda inovasyon diye bir sözcük buldum. Türkçesi yenilikçilik demekmiş. Anlamı, yeni bir düşünceyi değerli bir ürüne dönüştürmekmiş. İşte bu! Önce, yeni bir fikir bulmalıyım. Sonra bu fikirden değerli bir ürün yaratmalıyım.
Peki, ama yeni bir fikri nereden bulacağım? Hiç duyulmamış fikirlerin saklandığı bir sandık, değerli fikirlerin satın alınabildiği bir dükkan olsaydı keşke. Bir yerlerde asılı duran fikirler listesi, fikirlerin ödünç alınabildiği bir kütüphane ya da fikirlerin toplanabildiği bir ağaç da fena olmazdı. Yeni bir fikir bulamıyorsam onun bana gelmesini mi beklemeliyim?
Avrupa Birliği İletişim Projesi kapsamında Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu için Haziran 2010 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Merhaba! Benim adım lokum. Dünyanın farklı yerlerinden bana yazan, günlük hayatlarını ve güzel anlarını benimle paylaşan pek çok arkadaşım var. Uzak yerlerdeki arkadaşlarıma kulak vermek ya da yakınımda olan farklı kültürleri tanımak, benden farklı yaşayan ve düşünen herkesi anlamamı sağlar.
Hepimiz birbirimizden farklıyız. Ne güzel! Düşünsene, eğer hepimiz birbirimize benzeseydik dünya nasıl bir yer olurdu acaba! Farklı olan her şey dikkatimizi çeker. Çünkü beynimiz böyle çalışır. Eğer her şey birbirine benzeseydi ve hiç farklılık olmasaydı; bizler de hiçbir şey öğrenemez ve gelişemezdik.
Dünya, renk cümbüş içindeki bir gökkuşağı sanki! Çok çeşitli renkler, sesler, tatlar, kültürler ve gelenekler olduğu için bu kadar güzel.
Herkes bir şeyler biriktirmeyi sever. Pul, taş, para, resim, hatta peçete! Çeşit çeşit koleksiyonlar ve koleksiyoncular var. Ben ise farklılık ve çeşitlilik biriktiriyorum ve seninle bu renkli koleksiyonumu paylaşmak istiyorum. Bakalım beğenecek misin?
Avrupa Birliği İletişim Projesi kapsamında Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu için 2013 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Halime Keskin
Ben okumayı, araştırmayı, anlatmayi ve düşünmeyi seviyorum. Okuduklarımı, öğrendiklerimi, bildiklerimi paylaşmayı da… Bu kitapta sana, gönülden paylaşacak bir şeyleri olan insanların öyküsünü anlatacağım.
Uzun yıllar önce insanlar, köylerde, kasabalarda ve küçük şehirlerde yaşarmış. Herkes birbirini tanır, kimin neye ihtiyacı olduğu bilinirmiş. İnsanlar sıkıntı içinde olan komşularına, yakınlarına yardım etmek için birlikte çalışır, yemeklerini, sularını, giysilerini birbirleriyle paylaşırlarmış. Hiç kimse “bu benim sorunum değil, beni ilgilendirmez” demeden, tüm sorunları birlikte çözmeye çalışırlarmış.
Küçük büyük, az çok demeden herkes kendinden bir şey verirmiş. Bayramda çocukları giydirmek, yaşlılara ve yoksullara yemek vermek, çeşme yaptırmak, yaz aylarında dağdan kar getirip çeşmeye koymak, her sabah ekmek dağıtmak, meyve, sebze bahçelerinin kapılarını açmak, kaldırımları tamir etmek, suya giderken testini kıran çocuklara testi almak, kuş evleri yaptırmak, açık alanlara yem ve su kapları koymak gibi…
Avrupa Birliği İletişim Projesi kapsamında Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu için Haziran 2013 yılında hazırlanmıştır.
Yazan: Sibel Şengül
Resimleyen: Rukiye Ulusan
Onlar her yerdeler! Gözle görülmez, kulakla duyulmaz, elle hissedilmezler. Milyonlarcası ile birlikte yaşarız. Kendinize iyi bakarsak hiç karşılaşmayız. Kim mi onlar? İşte biri geliyor, dinle bakalım ne söylüyor?
Benim adım mikrop!! Daha önce karşılaştığı Mears eminim. Pek çok zaman mikropluk ettim ama özür dileyecek değilim. İşim bu benim; öksürtmek, ağrıtmak, can Acıtmak, ateş çıkarmak… Sen kendini düşünmüyorsan, bunu benden bekleme! İstemiyorsan hasta olmak, kulak veren arkadaşlarımın sözlerine…
Benim adım bakteri! Bana kısaca Bak diyebilirsin. Peki, nereye bakacağını bilir misin! Bulmak için arayacağın yerler: musluklar, kapı kolları, klozetler… Ateşler içinde bırakmak için seni, çok elverişlidir kirli ve nemli bezler. Bana Güzelyuva olur, iyi pişmemiş yiyecekler ve temizlenmemiş yüzeyler.
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı ve Unilever işbirliği ile Ocak 2014 yılında hazırlanmıştır.
Yazan Sibel Şengül
Resimleyen Rukiye Ulusan
Ben Moki!
Sana ormanın en büyük yarısını anlatacağım. Aslında bildiğin bir masal bu: tavşan ve kaplumbağa! Ama masalın sonu, bildiğin gibi değil. Bu masalda iki kahraman var. Önce onları tanıtayım.
Uyanık Kaplumbağa! Açıkgöz, becerikli, zeki, ne yapacağını iyi bilen, dikkatli, her zaman bilgili ve duyarlıdır. Azimli ve sabırlıdır. Kendine güvenir ama asla aşırıya kaçmaz. Ulaşacağı yeri bilir. Sakin ve güvenli bir şekilde yol alır. Hız yapmaz, kurallara uyar! En önemli özelliği tedbirli olmasıdır. Tehlikelere karşı uyanıktır, tehlikelerin farkındadır ve kendini korur.
Uyuyan Tavşan! Aceleci ve sabırsız. Çok hızlı ama düşünmeden hareket eder. Kendini aşırı güvenir. Bu nedenle de tehlikelere karşı uyanık değildir! Kendini koruyamadığı gibi başkalarının kaza yapmasına neden olabilir.
Tüm masal anlatıcılarının yaptığı gibi başlıyorum tekerlememi söylemeye. Evvel zaman içinde arabalar yollar içinde, Prat tır sürücüsü, deve okul servisi iken, ben babamın arabasını tıngır mıngır sürer iken, annem düştü ön koltuktan, babam düştü arka koltuktan -çünkü ikisi de emniyet kemeri takmamıştı- annem kaptı kornayı, babam kaptı vitesi. Az gittik uz gittik, indik bir otobana. Otobanda ne görelim? Biri güder koyununu, diğeri güder ineğinini. Rüya mı görüyoruz, ne işi var bunların otobanda derken, inek önümüze fırlaması mı? Meğerse ormanda büyük bir yarış varmış, oraya yetişmek için koşarmış. Ben de takıldım peşine vardım ormana… Gürültücü bir kalabalık, merakla beklemekte… Ben de yanaştım sordum bir su aygırına: “Kardeş ne oluyor burada? “Önce ben dinledim olanı, size de anlatayım masalı!
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı ve Mercedes – Benz Türk işbirliği ile Mobilkids Trafik Ateşböceği Projesi için Şubat 2013 yılında hazırlanmıştır.
Yazan Sibel Şengül
Resimleyen Derya Işık Özbay
Motta pasta fabrikasındaki yorucu ama tatlı günlerden biriydi yine. Çeşit çeşit pastalar kutularına yerleştirilmiş, süslü kamyonların yüklenmişti. Pasta ustaları şapkalarını çıkarmış, örneklerini asmışlardı.
tatlı yorgunluklarını tatlı dinlenmeye dönüştürmek için evlere doğru yola çıkmışlardı. Işıklar kapalı, ortalık çok sessizdi. Karanlıkta bir şey kıpırdadı önce. Bir tepsinin kenarında unutulan hamur parçası mıydı ne? Tepsinin içinde bir yana bir bu yana dolaştı bir süre. İçi kıpırdaıyor, kabarcıklar çıkarıyordu. Sonra an durdu ve kabarmaya başladı. Bir kek, fırında nasıl büyüyorsa, o da büyüdü, büyüdü, büyüdü. Tepsiye sığmayacak kadar kocaman oldu.
Bir kek benzemiyordu. Kurabiye de değildi. Garip bir şekli vardı. Büyüdükçe raflar sallandı. Üst raftaki çikolata sosu döküldü üzerine. Birkaç damla da krema süzüldü. Biraz kakao ve tarçın, biraz meyve şurubu ve pudra şekeri! Bir ses duyuldu karanlığın içinde. Uzun süre uyumuş da yeni uyanmış gibi esnedi biri. Sonra ne mi oldu? Onu sonra anlatayım!
Motta Pasta Fabrikaları için 2006 yılında hazırlanmıştır.
Yazan Sibel Şengül
Resimleyem Rukiye Ulusan
Yazının olmadığı dönemlere tarih öncesi denir. Hani şu ilkel insanın mağara duvarlarına av isimleri çizdiği zamanlar… Yazının bulunması ile birlikte başlayan tarih, Çağlar‘a ayrılır. İlk Çağ, orta Çağ, yeni Çağ, yakın Çağ… Sen, tüm bu çağlar geride bırakıldığı bilişim çağında doğdun. Konuşmayı öğrendikten sonra, anne babanın bile yeni duyduğu sözcüklerle büyüdün. Bilgisayar, fiber optik kablolar, mobil iletişim, yapay uydu, dijital medya ve internet!
Varsayalım, bu çevrimiçi ortam büyük bir gezegen… Siber Dünya! Gerçek dünyadaki gibi evler, sokaklar, mahalleler var ve insanlar yaşıyor. Birbirleriyle iletişim kuran, oyun oynayan, haberleşen, düşüncelerini, sevdikleri şarkıları, fotoğrafları paylaşan fakat bunları yaparken birbirlerini görmeyen insanlar… Kendi aralarında bağlantı kurmak için bir ağ sistemi geliştirmişler. Bu ağ üzerinden konuşabiliyor, yazışabiliyor, dosya gönderebiliyorlar. Birbirlerini takip edebiliyor, oyun oynayabiliyor, yarışabiliyor, eğitim alabiliyorlar. Çok büyük depolama alanlarına sahip bu siber Dünya’nın giriş kapısı ise internet! Düşün bakalım? Sen siber dünyada nasıl ve ne kadar var oluyorsun?
Google, İnternet Geliştirme Kurulu ve Milli Eğitim Bakanlığı işbirliği ile Keşfet Bilinçli İnternet Hareketi Projesi için 2015 yılında hazırlanmıştır.
Yazan Sibel Şengül
Resimleyen Halime Keskin
Ayşe, Kaan ve Berk, o gün yine okula gitmek için buluştular. Her zamanki gibi Kağan’ın annesinin arabasındaydılar. O güne dair tek farklı şey, Kağan’ın annesinin ‘önce bankaya uğramamalıyız’ demesiydi.
Aysel hanım önde, çocuklar arkada bankaya girdiler. Büyük bir oda, dolaba benzeyen yerlerin arkasında çalışanlar, önünde duran insanlar, bilgisayarlar, küçük siyah bir ekranda görünen sayılar, sessizlik…
elinde tuttuğu kağıtta yazan sayı, karşısındaki ekranda gördüğünde, Aysel Hanım yerinden kalktı. Banka çalışanın yanına gitti, ona para uzattı. Banka çalışanı, gülümseyerek parayı aldı, bilgisayarına bir şeyler yazdı ve bir kağıt verdi. Aysel Hanım kağıdı imzaladı. Küçük bir defter çantasına koyduk. Yan taraftaki adam kimliğini gösterip, bir sürü para aldı. Diğer taraftaki kadın, pekçok soru sordu. Faiz, vade, kredi…
Okula gittiklerinde proje ödevlerini seçtiler. Para, banka ve tasarruf konusunda araştırma yapacaklardı. Okul dönüşü kafa kafaya verdiler.
Ekonominin Kahramanı Çocuklar Projesi kapsamında Akbank için 2014 yılında hazırlanmıştır.